Yabancılaşanlara Fragmanlar

Published by

on

İnsan ne zaman yabancılaşır? Sevdiği birinin artık kendisini sevmediğini hissettiğinde mi? Yıllardır yaptığı işi neden yaptığını sorgulamaya başladığında mı? Bir akşam dostlarıyla aynı masada otururken, gülüp eğlenirken, birdenbire orada olmak istemediğini fark ettiğinde mi? Yoksa bütün bunların öncesinde, çok daha sessiz bir yerde, kendisiyle kurduğu ilişkiye küçük küçük ihanet etmeye başladığında mı?

Bir insan düşünelim. Her sabah işe gidiyor, arkadaşlarıyla görüşüyor, ailesini arıyor, sevdiği insanla aynı evde yaşıyor. Dışarıdan bakıldığında yaşamında eksik görünen hiçbir şey yok. Fakat giderek daha az konuşuyor, düşüncelerini daha az paylaşıyor, itirazlarını erteliyor. Bir zamanlar heyecanla yaptığı şeyleri artık yalnızca yapması gerektiği için yapıyor. Akşam eve döndüğünde yorgunluğunun bedensel mi yoksa yaşadığı hayata mı ait olduğunu ayırt edemiyor. Bu insan yalnız mıdır? Güçsüz müdür? Mutsuz mudur? Belki bunların hiçbirini açıkça hissetmiyordur. Peki kendi yaşamının içinde giderek daha az kendisi olan bir insanı nasıl anlamalıyız?

Yabancılaşma kavramı, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla kurduğu ilişkilerin bu sorunlu doğasını tartışabilmek için önemli bir düşünsel alan açar. Hegelci felsefeden Marx’ın toplumsal eleştirisine uzanan düşünsel hatta yabancılaşma, insanın kendi etkinlikleriyle ortaya çıkardığı dünyanın kendisine karşı yabancı bir güç hâline gelmesiyle ilişkilendirilmiştir. Marx (1959), işçinin ürettiği ürüne, üretim etkinliğine, insani potansiyeline ve diğer insanlara yabancılaşmasını kapitalist üretim ilişkileri içerisinde ele alır. İnsanın kendi elleriyle ürettiği şey üzerinde söz sahibi olamaması ne anlama gelir? Bir marangozun yaptığı masanın, bir öğretmenin verdiği dersin, bir gazetecinin yazdığı haberin veya bir akademisyenin yürüttüğü araştırmanın anlamı, yalnızca tamamlanması gereken bir göreve dönüşürse geriye ne kalır? İnsan üretmeye devam ederken kendi üretimine yabancılaşabilir mi? Marx’ın eleştirisinin önemini burada aramak gerekir: Yabancılaşma yalnızca kişinin kendisini kötü hissetmesi değil, kendi etkinliği üzerinde özne olabilme kapasitesinin toplumsal koşullar tarafından sınırlandırılmasıdır.

Bu düşünceyi gündelik ilişkilerimize taşıyalım. Bir insan, sevdiği kişinin kendisini terk etmesinden korktuğu için sürekli onun isteklerine uyum sağlıyor olsun. Gitmek istemediği yerlere gidiyor, katılmadığı düşüncelere sessiz kalıyor, kendi kırgınlıklarını önemsizleştiriyor. Bir süre sonra karşısındaki insanın onu sevip sevmediğinden önce şu soruyla karşılaşıyor: Sevilen kişi gerçekten kendisi mi, yoksa karşısındakinin beklentilerine göre oluşturduğu biri mi? İlişki sürüyor olabilir; birlikte geçirilen zaman, paylaşılan fotoğraflar, gelecek planları yerli yerinde durabilir. Fakat insanın kendisiyle ilişkisi ne durumdadır? Bir bağın var olması, o bağın kişiyi kendisine yakınlaştırdığı anlamına gelir mi?

Rahel Jaeggi (2014), yabancılaşmayı basitçe ilişkisizlik değil, sorunlu bir ilişki biçimi olarak kavramsallaştırır. İnsan bazen bütünüyle içinde bulunduğu bir ilişkiye yabancılaşabilir. Bir evlilik, bir dostluk, bir meslek veya bir toplumsal kimlik, kişinin kendisini gerçekleştirebildiği bir alan olmaktan çıkıp kendisini tanıyamadığı bir düzene dönüşebilir. Buradaki mesele yalnızca bağın kopması değildir; insanın o bağı kendi yaşamının anlamlı ve sahiplenilebilir bir parçası olarak deneyimleyememesidir. Öyleyse yabancılaşma için ille de terk edilmek mi gerekir? İnsan, terk edilmemek adına kendisini terk ettiğinde de yabancılaşmış olmaz mı?

Bu noktada Erich Fromm’un özgürlük çözümlemesi dikkate değerdir. Fromm (1941), insanın geleneksel bağlarından özgürleşirken yalnızlık, belirsizlik ve güçsüzlükle karşılaşabildiğini; kimi zaman bu gerilimden kurtulmak için yeniden bağımlılığa, otoriteye veya toplumsal uyumlanmaya yönelebildiğini tartışır. İnsan özgür olmak istediği kadar, özgürlüğünün getirdiği sorumluluktan da kaçmak isteyebilir. Bir ilişkide kendi sınırını açıkça söylemek yerine sessiz kalmanın, haksızlığa itiraz etmek yerine ortamı yumuşatmanın, bir dostuyla yüzleşmek yerine günlerce onun ne düşündüğünü tahmin etmeye çalışmanın ardında ne olabilir? Her sessizlik korkaklık mıdır? Her uyum nezaket midir? İnsan bazen başkalarıyla çatışmamak için kendisiyle sürekli çatışmayı tercih ediyor olamaz mı?

Yabancılaşmanın psikolojik doğasını anlamak için bu deneyimin tek bir duyguya indirgenemeyeceğini kabul etmek gerekir. Seeman (1959), yabancılaşmanın güçsüzlük, anlamsızlık, normsuzluk, toplumsal yalıtılmışlık ve kendine yabancılaşma gibi farklı boyutlarını birbirinden ayırmıştır. Bir insan başkalarına yakın olduğu hâlde kendisini güçsüz hissedebilir; yaşamının kontrolünü elinde tuttuğunu düşünürken yaptığı şeylerin anlamını kaybedebilir. Hatta kendi değerlerinden uzaklaştığını fark etmeksizin, çevresinde takdir gören bir yaşam da sürdürebilir. Bir annenin yıllarca herkesin ihtiyaçlarını karşılayıp kimsenin kendisine ne istediğini sormadığını fark ettiği anı düşünelim. Bir babanın evine maddi olanak sağlamakla çocuklarıyla yakınlık kurmayı aynı şey sandığını fark ettiği anı. Bir arkadaşın, bütün dostluklarında dinleyen ve anlayan kişi olduğunu ama kimsenin ona gerçekten kulak vermediğini hissettiği anı. Yabancılaşma kimi zaman büyük bir kopuşla değil, bu küçük fark edişlerin birikmesiyle görünür olmaz mı?

Yine de yalnızlık, değersizlik, yetersizlik ve yabancılaşmayı birbirinin yerine kullanmak doğru değildir. İnsan tek başınayken kendisiyle güçlü bir ilişki kurabilir; kalabalıkların içinde ise bütünüyle yabancılaşmış hissedebilir. Belirleyici olan yalnızca kaç kişiyle ilişki kurduğu değil, bu ilişkiler içerisinde kendisini ne ölçüde etkin, anlamlı ve özerk bir özne olarak deneyimleyebildiğidir. Deci ve Ryan’ın (2000) öz-belirleme kuramında vurguladığı özerklik, yeterlik ve ilişkilenme ihtiyaçları bu ayrımı anlamak için önemlidir. Fakat burada başka bir soru belirir: Bir insanın kendisini yetersiz hissetmesi gerçekten yetersiz olmasından mı kaynaklanır, yoksa yıllarca yeterli hissetmesine imkân vermeyen ilişkiler içerisinde yaşamasından mı? Sürekli eleştirilen bir çocuğun yetişkinliğinde her başarısına kuşkuyla yaklaşması, yalnızca onun bireysel bir sorunu olarak görülebilir mi? İnsan kendisi hakkında ne düşünmesi gerektiğini biraz da başkalarının ona nasıl baktığından öğrenmiyor mu?

Yabancılaşmanın belki de en çarpıcı yönü, her zaman birdenbire ortaya çıkmamasıdır. Liu ve arkadaşları (2025), işe yabancılaşmayı ele aldıkları sistematik derlemede, yabancılaşmanın örtük biçimde başlayabileceğini, zaman içerisinde birikebileceğini ve daha görünür bir hâle gelebileceğini öne sürer. Bu aşamalar her insanın zorunlu olarak geçtiği evrensel bir sıra değildir; fakat yabancılaşmanın süreçsel doğasını düşünmek için anlamlıdır. Bir dostluğun nasıl sona erdiğini hatırlayalım. İlk önce küçük bir hayal kırıklığı yaşanır. Sonra anlatılmayan bir kırgınlık birikir. Ardından eskisi kadar sık görüşülmez. Bir süre sonra konuşmalar yüzeyselleşir, davetler yükümlülüğe dönüşür. İki insan hâlâ birbirlerine dost diyebilirler. Peki dostlukları ne zaman zayıflamıştır? İlk kırgınlıkta mı, konuşulmayan ikinci meselede mi, yoksa artık birbirlerini merak etmedikleri o belirsiz zamanda mı?

Bu süreçte insan yalnızca yabancılaşmayı yaşayan değil, bazen onu yeniden üreten kişidir. Bir arkadaşının kendisini önemsemediğini düşünen insan, kırgınlığını dile getirmek yerine araya mesafe koyabilir. Mesafe arttıkça karşı tarafın ilgisi azalabilir; ilginin azalması da başlangıçtaki değersizlik hissini güçlendirebilir. Böylece kişi, kendisini korumak için geliştirdiği davranışlarla korktuğu sonucun oluşmasına istemeden katkıda bulunabilir. Yabancılaşmanın kısır döngüsü tam da burada belirginleşir: Kopukluk bir duygu üretir, duygu bir davranışı besler, davranış ise kopukluğun sürmesine neden olabilir. Morinaj ve arkadaşlarının (2020) okula yabancılaşma ve akademik başarı arasındaki karşılıklı ilişkilere yönelik boylamsal bulguları da, belirli bağlamlarda yabancılaşmanın yalnızca bir sonuç değil, sonraki deneyimleri etkileyen bir süreç olabileceğini göstermektedir.

Peki insan bu yabancılaşmayla ne yapar? Her insan kopan bağını onarmaya mı çalışır? Bazıları uzaklaşır, bazıları savaşır, bazıları yazar, bazıları susar. Kimisi kendisini işe verir, kimisi saatlerce telefonuna bakar, kimisi yeni insanlarla tanışır, kimisi kimseyi aramaz. İnsan neden bazen kendisini kurtarabilecek bir konuşmadan kaçarken, kendisine iyi gelmediğini bildiği bir davranışı tekrar tekrar seçer?

Burada yabancılaşma karşısındaki edimleri yaratıcı, yatıştırıcı ve yıkıcı yönelimler açısından düşünmek mümkündür. Fakat bu üç yönelim birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış davranış türleri değildir. Aynı davranış farklı zamanlarda, farklı ilişkilerde ve hatta aynı anda birden fazla işleve sahip olabilir. İnsan bazen üretirken kaçınır, bazen kaçınırken kendisini toparlar, bazen de yaratıcılığını yıkıcılığın hizmetine sunar. Dolayısıyla sorulması gereken yalnızca insanın ne yaptığı değil, yaptığı şeyin kendisiyle ve başkalarıyla ilişkisi üzerinde nasıl bir etki oluşturduğudur.

Önce yaratıcılığı düşünelim. Bir şair, bitmiş bir aşkın ardından şiir yazdığında ne yapmaktadır? Kaybettiği insanı mı anlatmaktadır, yoksa o insanla birlikte kaybettiğini düşündüğü kendisini mi aramaktadır? Yazdığı dizeler geçmişe tutunmanın aracı mıdır, yoksa geçmişten ayrılarak yeni bir anlam kurmanın yolu mu? Bir ressamın çocukluğunda yaşadığı dışlanmayı resmetmesi, bir müzisyenin babasıyla yıllardır konuşamadığı meseleleri bestesine taşıması, bir akademisyenin kendisini rahatsız eden toplumsal bir soruna ilişkin araştırma yapması, yalnızca birer üretim etkinliği olarak mı görülmelidir? Belki de insan bazen konuşamadığı bir ilişkiyi üreterek anlamaya çalışır. Park’ın (2010) anlam oluşturma yaklaşımı, zorlayıcı deneyimler karşısında bireyin yaşadıklarını mevcut anlam dünyasıyla yeniden ilişkilendirme çabasını açıklamamız için önemli bir çerçeve sunmaktadır.

Ne var ki her yaratıcı edim insanı özgürleştirmez. Kimi zaman yaratıcılık, insanın yüzleşemediği şeyden uzaklaşmasının en incelikli biçimine dönüşebilir. Bir insan yıllardır ayrıldığı sevgilisine şiir yazıyor ama onunla yaşadığı ilişkiyi, kendi hatalarını veya neden sürekli aynı ilişkisel örüntülere döndüğünü düşünmekten kaçınıyor olsun. Yazmak ona bir ifade alanı açabilir; aynı zamanda geçmişte takılı kalmasının da aracı olabilir. Bir başka insan sürekli çalışarak, yeni projeler üreterek, başarılarının arasına yenilerini ekleyerek yaşamını doldursun. Fakat eve döndüğünde kendisine ne istediğini sormaya cesaret edemesin. Bu üretkenlik midir, yoksa üretkenliğin içine gizlenmiş bir kaçış mı? İnsan bazen kendi acısıyla karşılaşmamak için olağanüstü yaratıcı hâle gelebilir mi?

Fancourt ve arkadaşlarının (2019) araştırması, sanatsal yaratıcı etkinliklerin duygu düzenleme bakımından kaçınma, yaklaşma ve kendini geliştirme gibi farklı işlevler üstlenebildiğini göstermektedir. Böylece yaratıcı bir etkinlikte bulunmanın tek başına psikolojik onarım anlamına gelmediği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, kaçınmanın her biçimi zararlı değildir. Bazen insanın canını acıtan bir meseleden geçici olarak uzaklaşması, onunla daha sonra karşılaşabilmesine yardımcı olabilir. Her acıyla hemen yüzleşmek zorunda mıyız? Bazen bir yürüyüş, bir şarkı, bir akşam dostlarla geçirilen birkaç saat, insanın kendisini toparlamasının yolu değil midir? Sorun belki de yatışmanın kendisinde değil, yatışmanın insanın yaşamını belirleyen tek karşılık hâline gelmesindedir.

Bir doktora öğrencisini düşünelim. Yazması gereken tez bilgisayarında açık duruyor. Konusunu seviyor, araştırmasını önemsiyor, hatta anlatacak çok şeyi var. Ama yazmaya başlamıyor. Önce masasını topluyor, ardından kaynakçasını yeniden düzenliyor, yeni makaleler arıyor, e-postalarını yanıtlıyor. Gün sonunda saatlerce çalışmış olmasına rağmen yazması gereken paragraf hâlâ yazılmamış. Neden? Belki yazmaya başlamak, henüz yeterince iyi olmadığını düşündüğü düşünceleriyle yüzleşmesini gerektirecek. Belki danışmanının eleştirisini, başarısızlık ihtimalini veya kendi beklentilerini karşılayamama korkusunu taşıyacak. Böylece erteleme, yazının yarattığı psikolojik yükü kısa süreliğine azaltacaktır. Sirois ve Pychyl (2013), ertelemeyi kısa vadeli duygu düzenleme çabalarıyla ilişkilendirirken tam da bu mekanizmaya işaret eder. Öğrenci bugün rahatladıkça yarının yükü büyüyebilir; yarının yükü büyüdükçe yazı masasına oturmak daha da zorlaşabilir. Artık yalnızca yazmaktan mı kaçmaktadır, yoksa yazabilen bir insan olarak kendisiyle kurduğu ilişki de giderek zayıflamakta mıdır?

Benzer bir döngü kişilerarası ilişkilerde çok daha sessiz biçimlerde yaşanabilir. Sevdiği insanla konuşması gereken bir meseleyi sürekli erteleyen birini düşünelim. Tartışma çıkmasın diye konuyu açmaz, kırgınlığını dile getirmez, karşısındakinin davranışını kendi içinde defalarca yorumlar. Bir akşam konuyu açacak gibi olur, sonra güzel geçen geceyi bozmak istemez. Ertesi gün aynı mesele yeniden zihnine gelir. Rahatlaması ne kadar sürmüştür? Birkaç saat mi, bir gece mi? Her ertelemede yalnızca konuşma mı gecikmektedir, yoksa kişi kendi duygularını ifade etmeye olan güvenini de biraz daha mı kaybetmektedir? İşte yatıştırıcı edimler kimi koşullarda böyle bir döngü oluşturabilir: İnsan, kendisini rahatsız eden ilişkiyi dönüştürmek yerine o ilişkinin yarattığı duyguları yönetmeye çalışır. Bu süreçte ilişkideki sorun devam ederken kişinin kendi ihtiyaçlarıyla kurduğu bağ da zayıflayabilir.

Fakat mesele yalnızca bireyin kaçınma eğilimi değildir. İlişkilerin içerisinde iktidar, beklenti, ekonomik bağımlılık ve toplumsal roller de vardır. İşini kaybetmekten korktuğu için yöneticisine itiraz edemeyen bir çalışanla, yalnızca huzursuzluk yaşamamak için itiraz etmeyen bir çalışan aynı koşullarda mıdır? Maddi olarak bağımlı olduğu evliliğinde kendisini ifade edemeyen bir insanın sessizliği, yalnızca psikolojik kaçınmayla açıklanabilir mi? Bir kadından sürekli fedakârlık, bir erkekten sürekli güçlü görünmesi, bir çocuktan sürekli itaat etmesi bekleniyorsa, bu insanların kendi ihtiyaçlarına yabancılaşmasını yalnızca kişisel tercihlerinin sonucu olarak görmek ne kadar doğrudur? Fromm’un (1955) modern toplum eleştirisi ve Marx’ın yabancılaşmış emek çözümlemesi, insanın kendi yaşamını nasıl deneyimlediğini toplumsal koşullardan bağımsız düşünemeyeceğimizi hatırlatır. Bazen insanın kendisine dönebilmesi için yalnızca cesaret toplaması değil, kendisini sınırlayan koşulların da değişmesi gerekir.

Yabancılaşmanın yıkıcı yönelimi ise insanın kendisiyle ve diğer insanlarla kurduğu ilişkinin daha ağır biçimlerde bozulabileceğini düşündürür. Bir insanın terk edilmenin ardından yaşadığı kırgınlığı karşı tarafı aşağılayarak, onun hakkında söylentiler yayarak veya ortak arkadaşlarını kendisine karşı konumlandırarak dışa vurduğunu düşünelim. Belki başlangıçta aradığı şey yalnızca anlaşılmaktır. Fakat zamanla anlaşılma isteği cezalandırma arzusuna, kırgınlık ise karşısındaki insanı bütünüyle değersizleştirme çabasına dönüşebilir. Bir kişiyi incitme isteği, yaşanan acıyı gerçekten azaltır mı? Yoksa insan bazen kendi yarasını başkasının yaralanmasında görünür kılmaya mı çalışır? Fromm’un (1973) yıkıcılığa ilişkin çözümlemesi, saldırgan davranışların kişisel ve toplumsal koşullarla ilişkili farklı biçimlerini tartışması bakımından bu sorulara düşünsel bir zemin sunmaktadır.

Yıkıcılık yalnızca öfke patlamasıyla da ortaya çıkmaz. Bazen büyük bir incelik, planlama ve yaratıcılık gerektirir. Bir insan eski sevgilisini küçük düşürmek için etkileyici bir metin yazabilir. Bir grup, karşıt gördüğü insanları aşağılayan son derece yaratıcı mizah ürünleri ortaya koyabilir. Bir sosyal medya kullanıcısı, başkalarının itibarını zedeleyecek bir anlatıyı ustalıkla kurgulayabilir. Ortaya çıkan şey yaratıcı olabilir; fakat yaratıcılık, edimin ahlaki niteliğini tek başına belirlemez. İnsan zekâsını, dilini, estetik becerisini ve iletişim yeteneğini başkalarıyla bağ kurmak için kullanabileceği gibi bu bağları parçalamak için de kullanabilir. Burada yaratıcı olanla onarıcı olanı birbirinden ayırmak zorundayız. Çünkü yaratmak her zaman iyileştirmek değildir.

Yabancılaşmanın bireysel düzeydeki ağır sonuçları tartışılırken kendine yönelik zarar ve intihar riski de dikkatle ele alınmalıdır. Bir insanın kendisini kimseye ait hissedememesi, yakın ilişkilerinde sürekli yük olduğunu düşünmesi veya geleceğe ilişkin umutlarının zayıflaması ciddi psikolojik risklerle kesişebilir. Van Orden ve arkadaşlarının (2010) kişilerarası intihar kuramında engellenmiş aidiyet ve kişinin kendisini başkaları için yük olarak algılaması önemli kavramlar olarak tartışılır. Bununla birlikte yabancılaşma, intihar davranışının tek nedeni veya kaçınılmaz başlangıcı değildir; intihar riski çok etkenli bir süreçtir. Dolayısıyla bu ağır insani deneyimi yabancılaşmanın son aşaması olarak değil, bazı koşullarda onunla kesişebilen ayrı ve ciddi bir risk alanı olarak anlamak gerekir. Burada sorulması gereken yalnızca kişinin neden yaşamak istemediği değil; hangi ilişkisel ve toplumsal koşullar altında aidiyet, güvenlik, anlam ve yardım alma olanaklarının zayıfladığıdır. İnsanın kendisini yük olarak hissetmesiyle gerçekten bir yük olması aynı şey midir? Bir insan kendisini değersiz olarak deneyimlediğinde, bu deneyimi besleyen ilişkisel koşulları neden yeterince sorgulamayız?

Üstelik yabancılaşmanın yıkıcı doğası bireysel sınırların ötesine taşabilir. Bir mahallede insanların birbirlerine duyduğu güvenin yavaş yavaş kaybolduğunu düşünelim. Önce farklı düşüncelere sahip komşular daha az konuşur. Ardından birbirlerinin niyetlerini sorgulamaya başlarlar. Bir söylenti, bir sosyal medya paylaşımı, bir siyasi tartışma veya yaşanan küçük bir anlaşmazlık, mevcut güvensizliklerin üzerine eklenir. Artık karşılarındaki insanı tanıdıkları kişi olarak değil, ait olduğunu düşündükleri grubun temsilcisi olarak görmeye başlarlar. Dün birlikte kahve içtikleri komşuları bugün düşman olarak tahayyül edilebilir. Bu noktada yabancılaşma yalnızca insanların birbirlerinden uzaklaşması değildir; birbirlerini giderek daha az insan, giderek daha fazla tehdit olarak görmeye başlamalarıdır.

Toplumsal kutuplaşmanın iletişimsel doğası da burada belirginleşir. Bir görüşe karşı çıkmakla o görüşü savunan insanın varlığını tehdit olarak görmek aynı şey midir? Bir grubun acısına duyarsızlaşmak, kendi grubumuzun acısını daha gerçek ve değerli görmeye başladığımızda kolaylaşır mı? Bir insanın söylediği söz artık ne söylediğine göre değil, hangi gruba ait olduğuna göre değerlendiriliyorsa, iletişim hâlâ anlamaya yönelik bir karşılaşma mıdır? Yoksa dil, insanları birbirine yaklaştıran bir araç olmaktan çıkıp aralarındaki mesafeyi koruyan bir sınıra mı dönüşmüştür?

Bu tür karşılıklı düşmanlaşmaların uç sınırını Hobbes’un (1994) bellum omnium contra omnes, yani herkesin herkese karşı savaşı kavramıyla düşünmek mümkündür. Elbette Hobbes’un kavramı sıradan görüş ayrılıklarını değil, ortak güvenliğin ve bağlayıcı siyasal otoritenin yokluğundaki çatışma durumunu anlatır. Burada söz konusu olan, bu kavramın doğrudan günümüz kutuplaşmasının karşılığı olduğu iddiası değil, karşılıklı güvensizliğin en uç sonuçlarını düşünmeye yönelik felsefi bir benzetmedir. Yine de soru önemlidir: İnsanlar birbirleriyle bağ kurma kapasitelerini kaybettikçe daha mı saldırgan olurlar, yoksa saldırganlaştıkça birbirleriyle anlamlı bağ kurma imkânlarını mı tüketirler? Belki yabancılaşmanın en ağır toplumsal görünümü, insanların birbirlerini anlamaya çalışmaktan vazgeçmeleridir.

Bütün bu tartışmalar yabancılaşmanın tek yönlü bir süreç olmadığını göstermektedir. Yabancılaşma bağlardaki sorunlarla gelişebilir, bu sorunların yarattığı psikolojik deneyimler yeni davranışları besleyebilir ve davranışlar başlangıçtaki sorunları yeniden üretebilir. Kimi zaman bu süreç yaratıcı bir edimle dönüşür, kimi zaman yatıştırıcı bir davranışla sürer, kimi zaman da yıkıcı tepkilerle derinleşir. Üstelik aynı edim bu yönelimlerin birkaçını birlikte taşıyabilir. Bu nedenle yaratıcı, yatıştırıcı ve yıkıcı yönelimler, yabancılaşma araştırmalarının yerleşik ve doğrulanmış üç kategorisi olarak değil, farklı kuramsal gelenekleri ilişkilendirmek amacıyla geliştirilebilecek işlevsel bir çözümleme önerisi olarak değerlendirilmelidir.

Peki bütün bu döngülerin bir çıkışı var mıdır? İnsan kendisine nasıl geri döner? Yabancılaştığı sevgilisine yeniden yakınlaşarak mı? Yıllardır konuşmadığı babasını arayarak mı? İstifa ederek, taşınarak, bir şiir yazarak, bir dostuyla hesaplaşarak mı? Yoksa ilk kez istemediği bir şeye hayır diyebildiğinde mi?

Belki de burada onarım kavramını yeniden düşünmek gerekir. Bir bağın onarılması, her zaman o bağın eski hâline döndürülmesi anlamına gelmez. Kimi zaman sağlıklı bir ayrılık, sürdürülen ama insanı tüketen bir ilişkiden daha anlamlıdır. Bir insanın kendisine zarar veren dostluktan uzaklaşması, başkasının beklentileri doğrultusunda şekillenen yaşamını sorgulaması veya yıllardır üstlendiği bir rolü bırakması, yalnızca kayıp olarak değerlendirilemez. Jaeggi’nin (2014) yaklaşımında yabancılaşmanın aşılması, kişinin kendi yaşamını yeniden sahiplenebilmesiyle ilişkilidir. Rosa (2019) ise insanın dünyayla kurduğu ilişkinin yalnızca denetlemeye ve kullanmaya indirgenemeyeceğini, karşılıklı etkilenme ve dönüşüme açık bir ilişki biçiminin önemini rezonans kavramıyla tartışır. Bu bakımdan yabancılaşmanın aşılması, insanın her koşulda eski bağlarına dönmesi değil, kendisiyle ve dünyasıyla daha anlamlı ilişkiler kurabilmesidir.

İnsan bazen bir telefon konuşmasında kendisine geri dönebilir. Yıllardır söyleyemediği bir cümleyi söyleyerek, kırılganlığını saklamadan ifade ederek, özür dilemesi gereken yerde özür dileyerek veya sürekli özür dilediği bir ilişkide artık buna gerek olmadığını fark ederek. Bazen sevdiği insanı anlamak için gösterdiği çabanın bir kısmını kendisini anlamaya ayırarak. Bazen de karşısındakini değiştiremeyeceğini kabul edip kendi yaşamına ilişkin sorumluluğunu üstlenerek. Bunların hiçbiri tek başına yabancılaşmayı ortadan kaldırmaz. Fakat her biri insanın kendi yaşamıyla kurduğu ilişkiyi değiştirebilecek olasılıklar taşır.

Sonuçta insanın yabancılaşması yalnızca başkalarından uzaklaşması değildir. Kendi sesine, ihtiyaçlarına, emeğine, arzularına ve yaşamının anlamına yabancı hâle gelmesi de mümkündür. Üstelik insan bunu her zaman fark ederek yaşamaz. Bazen sevgi adı altında, bazen sorumluluk duygusuyla, bazen başarı arzusuyla, bazen de yalnızca huzuru korumak için kendisinden uzaklaşabilir. Aynı insan, kendisini onarmaya çalışırken kaçınabilir; kaçınırken üretebilir; üretirken hem kendisine hem başkalarına zarar verebilir. Bu nedenle yabancılaşmanın doğasını anlamak için yalnızca bağların nasıl koptuğuna değil, insanın bu kopukluk karşısında kendisiyle ve başkalarıyla nasıl yeniden ilişki kurduğuna da bakmak gerekir.

Belki de yabancılaşmanın en can alıcı sorusu şudur:

İnsan, hayatında kimleri ve neleri kaybettiğinde değil, kendi yaşamının içinde hangi ilişkileri sürdürebilmek uğruna kendisini kaybetmeye başladığında yabancılaşır?

Ve bunun kadar önemli başka bir soru daha vardır:

İnsan kendisine geri dönebilmek için mutlaka kaybettiği bağları mı onarmalıdır, yoksa bazen asıl özgürleşme, kendisini kaybetmesine neden olan bağlarla başka türlü ilişki kurabilmeyi öğrenmesinde mi saklıdır?

Kaynakça

Deci, E. L. ve Ryan, R. M. (2000). The “what” and “why” of goal pursuits: Human needs and the self-determination of behavior. Psychological Inquiry, 11(4), 227–268. https://doi.org/10.1207/S15327965PLI1104_01

Fancourt, D., Garnett, C., Spiro, N., West, R. ve Müllensiefen, D. (2019). How do artistic creative activities regulate our emotions? Validation of the Emotion Regulation Strategies for Artistic Creative Activities Scale (ERS-ACA). PLOS ONE, 14(2), e0211362. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0211362

Fromm, E. (1941). Escape from freedom. Farrar & Rinehart.

Fromm, E. (1955). The sane society. Rinehart & Company.

Fromm, E. (1973). The anatomy of human destructiveness. Holt, Rinehart and Winston.

Hobbes, T. (1994). Leviathan: With selected variants from the Latin edition of 1668 (E. Curley, Ed.). Hackett Publishing. (Özgün eser 1651’de yayımlanmıştır).

Jaeggi, R. (2014). Alienation (F. Neuhouser ve A. E. Smith, Çev.; F. Neuhouser, Ed.). Columbia University Press. https://doi.org/10.7312/jaeg15198

Liu, J., Carminati, L. ve Wilderom, C. (2025). Work alienation through the dialectical lens. Applied Psychology, 74(1), e12600. https://doi.org/10.1111/apps.12600

Marx, K. (1959). Economic and philosophic manuscripts of 1844 (M. Milligan, Çev.). Progress Publishers. (Özgün metin 1844’te yazılmış, ilk kez 1932’de yayımlanmıştır).

Morinaj, J., Hadjar, A. ve Hascher, T. (2020). School alienation and academic achievement in Switzerland and Luxembourg: A longitudinal perspective. Social Psychology of Education, 23, 279–314. https://doi.org/10.1007/s11218-019-09540-3

Park, C. L. (2010). Making sense of the meaning literature: An integrative review of meaning making and its effects on adjustment to stressful life events. Psychological Bulletin, 136(2), 257–301. https://doi.org/10.1037/a0018301

Rosa, H. (2019). Resonance: A sociology of our relationship to the world (J. C. Wagner, Çev.). Polity.

Seeman, M. (1959). On the meaning of alienation. American Sociological Review, 24(6), 783–791. https://doi.org/10.2307/2088565

Sirois, F. M. ve Pychyl, T. A. (2013). Procrastination and the priority of short-term mood regulation: Consequences for future self. Social and Personality Psychology Compass, 7(2), 115–127. https://doi.org/10.1111/spc3.12011

Van Orden, K. A., Witte, T. K., Cukrowicz, K. C., Braithwaite, S. R., Selby, E. A. ve Joiner, T. E. (2010). The interpersonal theory of suicide. Psychological Review, 117(2), 575–600. https://doi.org/10.1037/a0018697

Bir Cevap Yazın

Previous Post