Canım İstedi Olduizm

Published by

on

“Halkı feshedip yerine başka bir halk seçmek daha kolay olmaz mıydı?” Brecht’in bu acı nüktesi, yalnızca belirli bir tarihsel ana değil, iktidarın evrensel bir refleksine dokunur: Halk, toplum, kurumlar ya da gerçeklik iktidarın beklentisine uymuyorsa, sorun iktidarda değil, gerçekliktedir. O halde gerçeklik düzeltilmelidir. Halk fazla itiraz ediyorsa halk; kurum fazla bağımsızsa kurum; hukuk fazla yavaşsa hukuk; basın fazla konuşuyorsa basın; üniversite fazla düşünüyorsa üniversite yeniden ayarlanmalıdır. Brecht’in şiirindeki ironi tam da buradadır: Normalde iktidar halkın güvenini kazanmak zorundadır; otokratik akıl ise halktan kendisine layık olmasını bekler. Fakat hakikat ortadan kalktığında yalnızca doğru ile yanlış arasındaki sınır silinmez; ortak hayatın zemini de çöker. Bunu Latince bir siyasal uyarı gibi söylemek gerekirse: Veritate sublata, bellum omnium contra omnes incipit — hakikat kaldırıldığında, herkesin herkesle savaşı başlar. Çünkü hakikatin olmadığı yerde hukuk kanaate, adalet sadakate, kurumlar da güçlü olanın ruh hâline bağlanır.

Tanıdık geldi, değil mi? İnsan ister istemez “bizim mahallenin klasiği” diye düşünmek istiyor; fakat ne yazık ki mesele yalnızca bizim apartmanın tesisat sorunu değil, bütün dünyanın duvarlarından sızan küresel bir rutubet. Bugün bu ruh hâli yalnızca belli bir ülkenin meselesi değildir. Dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen otokratik eğilim, aynı cümleyi farklı aksanlarla tekrar ediyor: “Canım istedi, oldu.” Kimi yerde seçim sandığı durur ama seçimlerin anlamı aşınır; kimi yerde mahkemeler çalışır ama adalet duygusu eksilir; kimi yerde medya vardır ama soru sorma kabiliyeti budanır; kimi yerde üniversiteler açıktır ama düşüncenin ufku daraltılır. Yani sahne dekoru çoğu zaman yerindedir. Parlamento, mahkeme, basın açıklaması, yönetmelik, kararname, güvenlik gerekçesi, kamu yararı ibaresi… Hepsi durur. Fakat içlerinden çoğulculuk, itiraz, müzakere ve özgürlük yavaşça çekilir.

Bu nedenle çağımızın otoriterliği her zaman eski usul bir kaba kuvvet gösterisiyle gelmez. Bazen gayet medeni bir dosya diliyle gelir. Bazen “uygun görülmüştür” der. Bazen “milli güvenlik” der. Bazen “toplumsal hassasiyet” der. Bazen “dezenformasyonla mücadele” der. Bazen de hiçbir şey demez; sadece yapar. Eskiden iktidar, eylemini haklı göstermek için uzun uzun gerekçe üretirdi. Şimdi bazı yerlerde gerekçe bile lüks sayılıyor. Karar geliyor, uygulanıyor, sonra herkes gerekçeyi tahmin etmeye çalışıyor. Modern siyasal aklın geldiği yer biraz da budur: Önce sonuç, sonra açıklama; önce müdahale, sonra meşruiyet; önce fiil, sonra kılıf.

Antik filozoflar bu tabloyu görse muhtemelen şaşırmazdı. Platon, siyasal düzenin bozulmasını yalnızca yönetim tekniğiyle değil, ruhun bozulmasıyla birlikte düşünür. Adalet duygusu zayıfladığında, toplum yalnızca kötü yönetilmez; neyin iyi, neyin doğru, neyin ölçülü olduğuna dair ortak sezgisini de kaybeder. Aristoteles’in insanı politik bir varlık olarak tanımlaması da burada önem kazanır. Politik varlık olmak, yalnızca yönetilmek değildir; ortak hayat hakkında söz söyleyebilmektir. Eğer insanlar haksızlığı görüyor ama “aman şimdi karışmayalım” diyorsa, insanın politik vasfı da sessizce askıya alınır. Geriye yurttaş değil, iyi huylu seyirci kalır.

Sivil toplum kuramları tam bu noktada devreye girer. Çünkü toplum, yalnızca devlet ve bireyden ibaret değildir. Arada kurumlar, dernekler, üniversiteler, meslek örgütleri, sendikalar, basın, bağımsız mahkemeler ve yurttaş inisiyatifleri bulunur. Bunlar demokrasinin ara damarlarıdır. Tocqueville’in gösterdiği gibi, demokrasi yalnızca seçim prosedürüyle değil, bu ara kurumların canlılığıyla yaşar. Gramsci’nin hegemonya kavramı ise iktidarın yalnızca zorla değil, rıza üreterek işlediğini anlatır. İnsanlar bir süre sonra baskıyı baskı olarak değil, “normal işleyiş” olarak görmeye başlar. Asıl tehlike de burada başlar: Zor, dışarıdan gelmeyi bırakıp içeride bir alışkanlığa dönüşür.

Frankfurt Okulu’nun araçsal akıl eleştirisi, bu çağdaş keyfiyetin dilini anlamak için hâlâ çok güçlüdür. Horkheimer ve Adorno’nun tarif ettiği modern akıl, özgürleşme vaadiyle yola çıkıp her şeyi yönetilebilir, ölçülebilir, sınıflandırılabilir bir nesneye çevirebilir. Böylece haksızlık bile teknik bir işleme dönüşür. “Karar alındı.” “Süreç işletildi.” “Gereği yapıldı.” Ne kadar temiz cümleler. İnsan neredeyse ortada birilerinin sözü, emeği, geleceği, kurumu ya da hakkı zedelenmemiş de yalnızca ofiste klasör düzeni değiştirilmiş sanır. Marcuse’nin tek boyutlu toplum dediği şey de biraz budur: İtiraz etme hayal gücü körelir. “Başka türlü olabilir” cümlesi bile fazla romantik bulunur.

Habermas’ın kamusal alan düşüncesi ise otokratik eğilimin en çok neyi hedef aldığını gösterir: özgür konuşma imkânını. Demokrasi, yalnızca kurumların varlığıyla değil, o kurumlar hakkında korkmadan konuşulabilmesiyle mümkündür. Eğer insanlar her cümleye “yanlış anlaşılmasın ama” diye başlıyor, sonra da yanlış anlaşılmasın diye hiçbir şey söylemiyorsa, kamusal alan biçimsel olarak vardır ama ruhen eksilmiştir. Herkes konuşur gibi yapar; ekranlar dolar, yorumlar akar, paneller düzenlenir. Fakat sözün içindeki risk, hakikat ve cesaret buharlaşır.

Elisabeth Noelle-Neumann’ın “suskunluk sarmalı” kavramı burada çağımızın en önemli siyasal duygularından birini açıklar. İnsanlar yalnız kalmaktan, hedef olmaktan, dışlanmaktan ya da bedel ödemekten çekindikleri için susar. Önce bir kişi susar, sonra iki kişi, sonra herkes birbirinin sustuğunu görüp daha çok susar. Sonunda sessizlik çoğunluk gibi görünür. Otoriter eğilimlerin en sevdiği toplumsal iklim de budur: Herkesin içeride konuştuğu, dışarıda ise yalnızca kaşlarını kaldırdığı bir dünya. Mutfakta cesur, kamusal alanda temkinli; özel sohbette öfkeli, açık alanda makul. Böylece iktidarın işi kolaylaşır. Çünkü insanları susturmak için her zaman bağırmak gerekmez; bazen onların birbirlerinin sessizliğini izlemesi yeterlidir.

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı da bu yüzden bugün hâlâ yakıcıdır. Kötülük çoğu zaman büyük şeytani figürlerin sahneye çıkmasıyla değil, küçük görev cümleleriyle işler: “Ben sadece talimatı uyguladım.” “Benim yetkim yok.” “Sistem böyle.” “Bize böyle bildirildi.” Bu cümlelerin her biri tek başına masum görünür. Fakat bir araya geldiklerinde devasa bir ahlaki sorumsuzluk mimarisi kurarlar. Kimse kendini fail olarak görmez; herkes zincirin küçük bir halkasıdır. Ama zincir tamamlandığında birilerinin hayatı, sözü, hakkı, emeği veya geleceği ezilmiş olur.

Foucault’nun iktidar anlayışı, bu sürecin yalnızca yasaklama yoluyla işlemediğini gösterir. Modern iktidar, yasakladığı kadar normalleştirir. “Bunu söyleme” demesine bile gerek kalmadan, “bunu söylemen senin için iyi olmayabilir” hissini üretir. İnsanın omzuna görünmez bir editör oturur. Cümle yazılmadan silinir, itiraz edilmeden yumuşatılır, öfke duyulmadan rasyonelleştirilir. Bourdieu’nün sembolik şiddet dediği şey de bu noktada görünür olur: Zor, her zaman kaba kuvvetle gelmez; bazen saygın kelimelerle gelir. “Düzen”, “istikrar”, “hassasiyet”, “makuliyet”, “kamu yararı”… Bunlar keyfiyetin üzerine örtülen dantel perdelerdir. Perde güzeldir ama arkasındaki manzara hâlâ aynıdır: Canım istedi, oldu.

Bugünün küresel otokratik eğilimi, tam da bu manzarayı yaygınlaştırıyor. Dünyanın birçok yerinde iktidarlar artık yalnızca yönetmek istemiyor; toplumun algısını, hafızasını, dilini ve itiraz kapasitesini de düzenlemek istiyor. Brecht’in “Çözüm” şiirindeki acı ironi bu yüzden hâlâ güncel: Halk iktidara uymuyorsa halk değiştirilmek istenir; gerçeklik iktidara uymuyorsa gerçeklik düzeltilir; hukuk engel oluyorsa hukuk yeniden yorumlanır; kurum direniyorsa kurum yeniden yapılandırılır.

Asıl soru bu yüzden basittir: “Canım istedi, oldu” diyen güce karşı, “Olmaz, çünkü ortak hayat senin canının uzantısı değildir” diyebilecek miyiz? Demokrasi biraz da bu cümlenin etrafında kurulur. Çünkü toplum olmak, güçlü olanın ruh hâline göre yaşamayı kabul etmek değildir. Toplum olmak, keyfiliğe karşı ortak aklı, ortak vicdanı ve ortak sözü savunabilmektir. Aksi halde hepimiz, sıra numaramızın ne zaman yanacağını bilmeden bekleyen uslu yolculara dönüşürüz. En kötüsü de bir süre sonra buna “düzen” demeye başlarız. İşte Brecht’in diğer şiirindeki o karanlık uyarı tam burada yankılanır: “Kötülük yağmur gibi yağdığında, kimse ‘dur!’ diye bağırmaz.” Çünkü kötülük bir sağanak gibi süreklileştiğinde, felaket bile hava durumu sanılmaya başlar; herkes şemsiyesini açar, kimse gökyüzünün neden karardığını sormaz.

Yorum bırakın