Vordonisist Apofeni

Published by

on

Maltepe açıklarında, bugün haritalarda görünmeyen ama hikâyelerde yaşamaya devam eden bir ada var: Vordonisi (Βορδονήσι). Rivayete göre Bizans döneminde üzerinde manastırların, duvarların, hayatın olduğu bu ada, 1010’daki büyük bir depremle Marmara’nın sularına gömülmüş. Tam anlamıyla yok olmamış aslında; sadece görünmez olmuş. Balıklar biliyor, dalgıçlar tahmin ediyor, tarihçiler “orada bir şey vardı” diyor. Ada yok ama ada fikri hâlâ orada. Bu fikri tartışalım çünkü bazı şeyler gerçekten batıyor ama bütünüyle kaybolmuyor.

İlişkiler de bazen böyle olmuyor mu? Bir şeyler bitiyor, konuşmalar kesiliyor, mesajlar susuyor ama insanın içinde hâlâ bir yerlerde “orada bir şey vardı” hissi dolaşıyor. Resmen duygusal bir Vordonisi. Haritadan silinmiş ama iç denizde sığlık yapıyor. Üzerinden geçerken motor duruyor. Tam bu noktada ben devreye giriyor ve klasik hatayı yapıyoruz: anlam üretmeye başlıyoruz. Alakasız bakışları, gecikmiş cevapları, yanlışlıkla atılmış bir beğeniyi evrenin gönderdiği gizli mesajlar gibi okuyoruz. İşte bu noktada sahneye bir kavram çıkıyor: Apofeni (ἀποφαινία). Yani olmayan bağlantıları varmış gibi görmek. Rastlantılarla senaryo yazmak. Kendi filmini çekmek ama bütçesiz, oyuncu tek, senaryo da biraz dertli.

Derken olay bir üst seviyeye çıkıyor ve limerans başlıyor. Artık ortada gerçek bir ilişki değil, zihinde kurulan, parlatılan, dramatize edilen bir figür beliriyor. Fromm bu figüre duyulan bağ için “putlaştırılmış aşk” diyor1. Kişinin kendisiyle değil, onunla ilgili olasılıklarla ilişki kuruluyor. Tennov’un dediği gibi, sevilen şey insan değil, umut hâlinin kendisi2. En ufak sinyali büyütüyor, sessizliği bile anlamlı kılıyor. “Kesin bir şey hissediyor ama söyleyemiyor.” Söyleyemiyor tabii keza söyleyecek bir şey yok. Rollo May burada omuzlarımıza dokunuyor gibi oluyor3. Aşk ile arzunun karıştırılmaması gerektiğini hatırlatıyor. Arzu, belirsizlikten beslenir diyor. Bizler de tam olarak bunu yapıyoruz: belirsizliği kutsallaştırıyoruz. Eva Illouz ise daha acımasız4: modern ilişkilerin duygusal piyasaya dönüştüğünü, insanların birbirini değil, potansiyel senaryoları tükettiğini söylüyor. Yani aslında bir insana değil, kendi zihnimizin ürettiği fragmanlara duygusal yatırım yapıyoruz. Getirisi yok ama oynatması bol.

Bu hâl tam bir limerans apofenisi: Tek taraflı yoğunluk + yanlış örüntü tanıma + biraz yalnızlık + biraz ego. Hepsi birleşince ortaya batık adalar çıkıyor. Ve ısrarla olmayana dalış yapıyoruz. Keza ada artık yaşamıyor; sadece tortusu var. Peki çözüm? Burada bence Jung sahneye giriyor. Gölge. Sahiplenmek istemediğimiz taraflarımız. Onaylanma ihtiyacı, terk edilme korkusu, “birileri beni seçsin” arzusu. Bunları bastırdıkça, gölge suyun altından el sallıyor. “Bak buradayım” diyor. Belki de mesele adayı kurtarmak değil, batmış olmasıyla barışmak. Her şey yüzeyde olmak zorunda değil. Bazı şeyler dibe ait.

Vordonisi hâlâ Marmara’da bir yerde. Benim batık adalarım da öyle. Sizinkiler de. Bakın, hayat Prens Adaları’nda devam ediyor. Vapurlar kalkıyor, martılar bağırıyor, rakılar tokuşturuluyor. Vordonisi batmış olabilir ama deniz hâlâ yaşıyor. Her sığlığa kutsal anlamlar yüklemek zorunda değiliz. Bazen su sadece sudur; bazen sessizlik gerçekten sessizliktir.

1 Erich Fromm, Sevme Sanatı

2 Dorothy Tennov, Limerence: The Experience of Being in Love

3 Rollo May, Aşk ve İrade

4 Eva Illouz, Aşk Neden Acıtır

5 Carl Jung, Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı

Yorum bırakın