Bir zamanlar “algoritma” kelimesi daha çok beyaz tahtaların önünde, kahveyle yaşayan mühendislerin günlük diline aitti. Kod satırları, akış şemaları, if-else’ler… Bugün ise algoritmalar, neyi göreceğimize, neyi duymayacağımıza, neye sinirleneceğimize, neyi arzulayacağımıza ve hatta neyi “makul” bulacağımıza karar veren görünmez editörler hâline geldi. Sabah uyanıp telefona baktığımız anda bizi selamlayan içerikler, önerilen videolar, “tam da sana göre” diyen listeler artık teknik bir detay değil; gündelik hayatın kendisi. İşte bu noktada size provokatif ama basit bir soru: Algoritmalar bu kadar güçlü hale geldiyse, biz hâlâ oyunda mıyız, yoksa çoktan pasif seyirci koltuğuna mı alındık? Daha da önemlisi: bu oyunda algoritmalara karşı bir aduket çekmek mümkün mü?
Dijital platformların algoritmaları ilk ortaya çıktığında vaat basitti: karmaşayı azaltmak, içeriği düzenlemek, kullanıcıya “en alakalı” olanı sunmak. Arama motorları bilgiye ulaşmayı kolaylaştıracak, sosyal ağlar insanları birbirine bağlayacak, içerik platformları zevklerimizi tanıyıp bize zaman kazandıracaktı; ancak bu masum düzenleme işlevi, zamanla dikkat ekonomisinin sert gerçekleriyle evrildi. “En alakalı” olan, yerini “en çok etkileşim yaratan”a bıraktı. Beğeni, tıklama, izlenme süresi ve paylaşım; algoritmik kutsal dörtlüsü hâline geldi. Sonuçta platformlar, kullanıcıyı bilgilendirmekten çok platformda tutmaya, hatta mümkünse biraz daha sinirlendirip biraz daha heyecanlandırmaya başladı.
Bu dönüşüm, içerik ekosistemini hızla tek tipleştirdi. Yankı odaları güçlendi; benzer fikirler birbirini tekrar ederken farklı sesler görünmezleşti. Kutuplaşma, algoritmik olarak “verimli” bir duygu hâline geldi: öfke tutar, korku tutar, skandal tutar. Popülizm için bundan daha elverişli bir zemin düşünmek zor. Üstelik tüm bu süreç, reklamla ve tüketimle sıkı sıkıya örüldü. Her içerik potansiyel bir vitrin, her kullanıcı potansiyel bir veri seti, her duygu ölçülebilir ve paraya çevrilebilir bir sinyal hâline geldi. Gözetleme kapitalizmi tam da burada devreye girdi: sadece ne yaptığımız değil, ne yapmaya meyilli olduğumuz da sistematik biçimde izlenir, kaydedilir ve yönlendirilir oldu.
Bu dijital rejimin birey üzerindeki en güçlü etkilerinden biri ise yabancılaşma. Yabancılaşma burada soyut bir felsefi kavramdan ibaret değil; oldukça somut bir deneyim. Kendini değersiz hissetme, güçsüzlük duygusu, yetersizlik algısı ve bunlara eşlik eden yalnızlık… Sürekli başkalarıyla karşılaştırılan, görünürlük yarışına sokulan, algoritmik olarak “yeterince ilgi çekici” olmadığı hissettirilen birey, zamanla kendi deneyimine yabancılaşabiliyor. Bu yabancılaşmanın ardından ise üç yol beliriyor: yıkıcılık, yatıştırıcılık ve yaratıcılık.
Platformdaki deneyime yabancılaşıldığında yıkıcılığı seçenler için çözüm nettir: platformları terk etmek, dijital rejimi bütünüyle reddetmek. Bu, bireysel düzeyde güçlü ve anlamlı bir kopuş olabilir; ancak herkes için sürdürülebilir değildir. Yatıştırıcı yolu seçenler ise kullanım sürelerini kısarak, bildirimleri kapatarak, algoritmayı “ehlileştirmeye” çalışır. Dijital detokslar, bilinçli kullanım rehberleri, minimalizm pratikleri bu kategoriye girer. Üçüncü yol ise yaratıcılıktır. Yaratıcılık, platform dayatmalarını kabul etmeden, onların içinde çatlaklar açmayı, alternatif kullanımlar ve beklenmedik pratikler üretmeyi içerir. Üstelik bu yaratıcı çözümler, kendi içinde hem yatıştırıcı hem de yıkıcı boyutlar taşıyabilir. Bazıları sistemi küçük küçük regüle ederken, bazıları daha radikal dönüşümlerin kapısını aralayabilir.
Peki algoritmalara karşı gerçekten bir aduket çekmek mümkün mü? Oyunun kurallarını tamamen değiştirebilmek adına yeni bir platform üretmek, var olan üstyapıyı dönüştürecek bir altyapı inşa etmek mümkün mü? Ya da oyunun kurallarını tamamen değiştiremesek bile, oyunda manevra alanları yaratabilir miyiz? İlkini cevaplayabilmek adına ikinci sorudan yola çıkarak, algoritmalara karşı yaratıcı kullanıcı taktiklerini anlamaya yönelik bir TÜBİTAK araştırması yürütüyoruz. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Cemile Tokgöz Şahoğlu, Doç. Dr. Gülşah Saner Başlar ve Türk-Alman Üniversitesi’nden Arş. Gör. İrem Dölen ile birlikte, kullanıcıların algoritmik dayatmalara karşı geliştirdiği mikro direniş pratiklerini, bilinçli sapmaları ve yaratıcı kaçakları inceliyoruz. Şu an araştırmamız için katılımcı topluyoruz ve önümüzdeki aylarda “algoritmik aduket nasıl çekilir?” sorusuna dair somut, sahadan beslenen bulgular üretmeyi hedefliyoruz. Sonuçta algoritmik aduket, sisteme karşı atılmış kahramanca bir yumruk değil; oyunu sessizce bozan, hesap dışı bırakan ve iktidarı huzursuz eden yaratıcı bir hamledir.

Yorum bırakın