Özneye Fragmanlar

Published by

on

İçine doğup büyüdüğümüz sistem, kişiyi nesneleştiren ve dolayısıyla yabancılaştıran bir yapıya sahiptir. Kişi, biricikliğini haykırarak özne oluşunu garanti altına alacak bir otonomi arzusu taşırken, sistemin hegemonik yapısı, onu nesneleştirme pratikleriyle kuşatır. Sonuç olarak, kişi biricikliğini yaşamak yerine biriciklik maskesi takmak zorunda kalır. Özne olma ihtiyacı, yerini özne rolünün fetişine bırakır. Kişi, biricikliğini besleyecek anlamlı edimler yerine, maskesini cilalayacak sözde ihtiyaçlara yönelir. Bu maske cilalama eylemi, hakikat ve arzu arasındaki dengeyi bozarak, tüketimi meşrulaştıran sistemin içinde kişinin kendisini tüketmesine neden olur.

I

Özne olma, kişinin tüm biricikliğinin bilinciyle otonomi arayışı sonucu kendiliğini bulmasıyken; özne rolü, nesneleşmiş bir bireyin sözde biriciklikle sahte bir otonomi arayışı adına maske takmasıdır. Herkes özne olmak ister; ancak içinde yaşadığımız yapıda çoğumuz, özne olmaktan çok özne rolü oynamayı tercih ederiz. Özne olma, ancak hakikat ve arzunun sağlıklı bir şekilde dengelenmesini sağlayacak bir otonomiyle mümkündür. Özne olma, nesneleşme eğilimine karşı direnerek bireyin kendi kendini üretebilen ve kendi kendine yetebilen bir pozisyona ulaşmasını garantiler.

İçinde bulunduğumuz sistemin yoğun tüketiciliği, bireyi güçsüz, değersiz ve yalnız hissettirir. Bu hisler, sistematik şekilde tekrarlanarak kişiyi yabancılaştırır. Her yabancılaşma deneyimi, yaratıcılık, yatıştırıcılık ve yıkıcılık edimleriyle sonuçlanır. Özne olma yaratıcı bir edimdir; özne rolü ise yatıştırıcı ve yıkıcı edimlere zemin hazırlar.

II

Sistemin tüketiciliğinden tamamen sıyrılmak, atomize olmuş birey için mümkün değildir. Tüketici sistem, her yere ve her katmana sızdığından, nesneleştirme eğilimiyle farklı formlarda ve şiddetlerde sürekli karşılaşırız. Bu karşılaşmalar, bireyin farkına varsa bile, atomize hali nedeniyle zamanla kendiliğinden öğrenilmiş bir çaresizlik döngüsüne sıkışmasına neden olur. Bu döngüye dair farkındalık, bireyin çeşitli kabulleri sorgulamadan içselleştirmiş olması nedeniyle onu tekrar tekrar çıkmaza sürükler.

Fakültedeki etkileşimlerim sonucu, çoğu öğrencinin ısrarla tekrarladığı şu söylemin, bu konuya net bir örnek sunduğunu düşünüyorum: “İyi bir öğrenci olursam, iyi bir firmada işe girerim. İyi çalışırsam, iyi kazanırım. İyi kazanırsam, mutlu yaşarım.” Bu doğrusal önermeler, hayat deneyimi içinde geçersizliğini tekrar tekrar gösterir. Ancak birey, bu önermeleri çeşitli gömülü inançlar üzerine kurar ve sürekli kendini kandırma döngüsüne kapılır. Bu önermelerin temellendiği üç yerleşik inanç şunlardır:

  1. Diğerleriyle uyum içinde olmalıyım; onaylanan ve makbul biri olmalıyım.
  2. Başarı, yalnızca diğerlerinin takdir edeceği düzeyde bir gelire sahip olmakla mümkündür. Para, sistem içinde özgürlüğün biletidir.
  3. Mutluluk, yaşamın mutlak amacıdır.

Bu üç inancı şu şekilde adlandırıyorum: süperegonun hegemonyası, performans fetişizmi ve toksik olumlama kültürü. Şimdi bu kavramları ayrıntılı inceleyelim:

Süperegonun Hegemonyası

Diğerlerine göre inşa edilen normlar, süperego oluşumunda belirleyici rol oynar. Bu süreç, bireyde yanlış bilinçlenmeyi beraberinde getirir. Yanlış bilinçlenme, bireyin sistemin yapısını, bu yapı içindeki konumunu ve bu konumun yükünü hatalı şekilde kodlamasına neden olur.

Sistem, özneyi atomize ederek nesneleştirir. Bu eğilimi gözden kaçıran ya da görmezden gelmeye zorlanan birey, topluluğun normlarını referans alarak nesneleşmeyi meşrulaştırır. Normların dayandığı bozuk altyapı, bireyi kuşatır. Birey özne olma çabasına girişse de bu normlar içinde kendini özne rolüne bürünmüş bulur.

Performans Fetişizmi

Sanayileşme, küreselleşme ve dijitalleşme süreçleri, sistemin bireyden aldığı verimi artırmıştır. Sistem, bireyi daha çok tüketmeye zorlar. Tüketebilmek için de bireyin daha çok tüketilmesi gerekir.

Özne rolüne bürünen birey, bu döngüden duyduğu tiksintiyle kendine yüklenir. Sorunun kaynağı olan sistem yerine kendini geliştirmeye odaklanır. Daha çok çalışmalı, daha hızlı üretmeli ve mükemmelliğe ulaşana kadar kendini gerçekleştirmelidir.

Bu süreç bireyi aşırı beklentilere sürükler; ancak insanın bilişsel ve fiziksel kapasiteleri sınırlıdır. Performans fetişizmi, bireyi bağımlılıklara yöneltir ve sonuçta birey hem fiziksel, hem psikolojik, hem de sosyal olarak tükenir.

Toksik Olumlama Kültürü

Özne olma, bireyin temel bir ihtiyacıdır. Ancak sistem, bireyin otonomisini desteklemek yerine onu sabote eder. Bu sabotajın en çarpıcı biçimi, “mutluluk” algısında görülür.

Sistem, mutluluğu yüzeysel bir keyif haliyle eşitler. Ancak özne olmayı başaran birey için mutluluk, yaşamla bütünleşme sonucunda ortaya çıkan sürdürülebilir bir huzur ve netlik halidir.

Sistem, bireyi, tüm olumsuzluklara rağmen “pozitif” kalmaya zorlar. Birey, yaşadığı krizleri olumlu bir açıdan değerlendirmeyi norm kabul eder. Ancak bu toksik olumlama, bireyin gerçek sorunlara odaklanmasını engeller ve onu sürekli bir kısır döngüye hapseder.

III

Birey, sistemin nesneleştirme eğilimlerine karşı direnebilir. Bu direniş, sakinlik ve netlik önceliğiyle başlar. Anlamlı bir aradalıklar ve yaşamseverlik rutiniyle birey, sistemin tüketim odaklı yapısını aşabilir. Ancak bu süreç, emek ve sebat gerektirir. Birey, kendi sınırlarını bilerek, huzuruna yatırım yapmalı ve anlamlı bir yaşam kurmayı hedeflemelidir.

Sonuç olarak, sistemin dayattığı özne rolünden sıyrılıp gerçek bir özne olabilmek için bireyin hem kendisiyle hem de diğerleriyle anlamlı bağlar kurması şarttır. Anlamlı bir aradalık ve yaşamsever bir yaşam, bireyin otonomisini sürdürülebilir hale getirir.

Yorum bırakın