Obscurus I: Marmara İletişim Fragmanları

Published by

on

marmara iletişim nişantaşı

Elime aldığım ilk fotoğraf makinesi olan Zenit 12XP’yi başlarda kurcalamaya korkardım. Çocuktum ve makine ağırdı. Babamı izleyip makinenin nasıl çalıştığını kavramaya çalışırdım, teknik incelikleri izleye izleye tespit ederdim. Mesela filmi yerleştirme ve sarma önemli mesele. Yanlış yerleştirirsen en iyi ihtimalle görüntülerde hafif kayma olur. En kötü ihtimalle ise çektiğini sanarsın ancak film makarada dönmemiş olduğundan 36 adet an yakalamak yerine 36 defa tüm ciddiyetini toplayarak deklanşöre basmış ve vizörden anları izlemiş olmakla kalırsın. Çoğu için bu durum şiddet sebebi olur, küfürler havada uçuşur. Bir şekilde filmi yerleştirmede sıkıntı yaşanan bir gün filmsiz makineyi elime aldım ve vizöründen gezegene korkmadan bakıp deklanşöre dilediğim gibi bastım, sonra bir daha bastım, sonra bir daha. Film taktıktan sonra da bastım ve basmaya devam ettim.

1984 yapımı Zenit 12XP bugün hâlen canavar gibi çalışıyor. Zenit 12XP’den sonra deneyimlediğim Nikon F4, Rollei SL35E, Mamiya RB67, Yashica-A, … Her biri bugün hâlen canavar gibi çalışıyor. Üretim sistemlerinin ve ürünlerin gelişimi çok büyük teknik yenilikleri beraberinde getirdi ancak ilginçtir hem ürün tasarımında kaypaklıklara hem de ürün yaşam döngüsünde kısalmalara sebebiyet verdi. İlginçtir dediğime bakmayın, bir kaç kadeh Marx içmiş olan her kişi planlı eskitmenin varlığına pek de şaşırmaz. Bu planlı eskiten muhteremlere inat analog ile fotoğraflayarak anları planlı ölümsüzleştirenlerden oldum, hem de bir çocuğun deklanşöre bastığı ilk heyecanı tekrar tekrar deneyimleyerek.

Obscurus I başlığını verdiğim bu fotoğraf serisinde siyah-beyaz olarak yakaladığım anları paylaşmak istiyorum. Latince karanlık, loş, muğlak anlamına gelen Obscurus, Camera Obscura’nın türediği ana kelimedir. Bu seriyle hem fotoğraf makinelerinin atası olan Camera Obscura’ya hem de yakaladığım anlardaki obscurusluğa selam vereceğim. İlk Obscurus’un konusu Marmara İletişim.

2014 yılında Araştırma Görevlisi olarak kadrosuna girdiğim ilk günlerden 2018’e kadar sabahları Kadıköy’den Nişantaşı’na mesai için yolculuğa girişirdim. Aşağıda paylaştığım ilk seri Nikon F4’le yakalandı. Bir çocuğun gözünden Zenit 12XP’ye ağır demiştim ya, Nikon F4 de yetişkinler için ağır bir makine. Hele vapuru kaçırmak istemeyen birinin sırtında epeyce ağırlaşan bir makine. Vapura ilk binen herhalde herkes deneyime hayran kalır, “Motorun yaptığı dalga, suların köpürmesi, anlayamazsınız.” diye ağlayan çocuk gibi hislere kapılabilirsiniz; ancak her gün vapura binince çayınızı alıp sakin sakin bir kıyıdan ötekine ulaşmayı beklersiniz. Ben de bir Kadıköy-Beşiktaş hattı müdavimi olarak son dakika kan ter içinde yetiştiğim vapurda üst katta çayımı aldım, önce bir soluklandım, sonra etrafıma baktım ve deklanşör beni çağırdı.

Vapur, yolcular ve İstanbul temalı fotoğraflar çektim. Sürekli aynı hattı aynı saatte kullananlar etrafını şöyle bir süzünce hemen tanıdık simaları fark eder. Tekrar tekrar aynı saatte benzer yerlere oturan simaları. Simaları tanıdık olsa da ilginçtir mesafeyi hep korursunuz. Fotoğraftaki gibi bir silüet olarak kalır insanlar birbirine. Kozmopolitliğin soğukluğu mu bilmiyorum. Bir taraftan yalnızlaşmaktan yorulan şehirli homo sapiens sapiens türü bir taraftan yalnızlığın bâki kalması için elinden geleni yapıyor gibi. Bir kaç deklanşör sesi eşliğinde içilen bir kaç çay derken Beşiktaş’a geldim. Şimdi yeniden bir koşturma, 30M’yi yani otobüsü kaçırmamak lazım Akaretler yokuşunu yürümemek adına, dolayısıyla F4’ün yükünü umursamadan hızlı adımlarla durağa doğru uzadım. 30M yolculuğu da benzer şekilde tanıdık silüetlerin eşliğinde devam etti. Bu sırada açıkcası deklanşör çağrısına kulak veremedim çünkü çoğunlukla olduğu gibi yine 30M’de fakülteden bir tanıdıkla karşılaşıp sohbete daldım. Nişantaşı’nda indik, ara sokaklara dalarak fakültenin yolunu tuttuk. O esnada karşıma çıkan anları F4’le yakalayamadım. İtiraf edeyim analoga karşı sevdam olmasına rağmen iPhone’un çevikliğine de ihtiyaç duyuyorum zaman zaman. Yanımdakini bekletmemek adına hızlıca iPhone ile ilginç anları yakaladım. Şimdiye dek kimse fotoğraf için durduğumda aceleci davranmadıysa da yanımdaki kişiyle sohbet esnasında ani bir mola verip fotoğraf çekmeye kanalize olunca hafiften utanıyorum, sonucu gösterip karşımdakinin takdirini alınca ancak sohbet akışına geri dönebiliyorum. Öyle de oldu, ya da öyle olduğuna inandım. Şimdi bir düşündüm de belki de uyuz ettiğim dostlarım olmuştur, söyleyin dostlar öyleyse özür dilerim. Dedim ya fotoğraf çekme edimi aklıma düşünce ilk günkü heyecanla basıyorum deklanşöre.

Fakülteye geldik, betonarme bir şehirde yaşadığımızı unutturan ağaçların arasından yürüyerek ilerledim. Oda arkadaşım Ufuk erkenciydi. Güne erken başlamış, gündemi erkenden tüketmiş ve derin şekilde okumalara dalmak için kendini hazırlıyordu. Bu hazırlama süreci baya uzun sürebiliyordu, bâzen, tamam çoğu zaman. Tembellik hakkını kullanmayı sevenlerdendir Ufuk, tembeldir demiyorum tembellik hakkını kullanmayı sevenlerdendir diyorum. Ben de öyleyim, aslında çoğumuz öyleyiz. Çantamdan F4’ün çıktığını görünce gözündeki heyecan benim deklanşöre basarkenki heyecanıma karıştı. Yanlış anlaşılma olmasın “Şöyle afilli bir Facebook profil fotoğrafı çek kardeşim” demedi keza Facebook filan kullanmaz. Odada başlayan seri yan odalara sıçradı derken karşıma çıkan Araştırma Görevlisi ahalisini bir film rulosuna sığdırdım. Sonra geçtim tarayıcının başına, aylarca Lomo Instant’la çektiğim fotoğrafları başladım taramaya. Hızımı alamadım, başladım arkadaşları da taramaya. Fotoğraflar, okumalar, tartışmalar derken gün bitti, eve dönüş yolculuğuna koyuldum.

  • Caddebostan Vapuru, Kadıköy-Beşiktaş Seferi, İstanbul
  • nişantaşı
  • marmara iletişim nişantaşı
  • marmara iletişim nişantaşı
  • Ufuk Özden, Marmara İletişim
  • Ufuk Özden
  • Ufuk Özden
  • Mehmet Serhan Tezgeç
  • Rafet Aykut Akay
  • Utku Uraz Aydın
  • Burak Polat
  • Cemile Tokgöz Marmara İletişim
  • Marmara İletişim
  • mehmet serhan tezgeç
  • ufuk özden
  • burak polat
  • can özbaşaran
  • Caddebostan Vapuru, Kadıköy-Beşiktaş Seferi, İstanbul

Fotoğraf arşivimi düzenlerken bu fotoğraflarla karşılaşınca haliyle melankoliye kapıldım. Nişantaşı kampüsü artık yok. Kampüs bir muhteremden diğerine, diğerinden öbürüne, öbüründen berikine satıla satıla rant üzerinden rant elde edile edile taşındı, yani taşındırıldı. Özetle gittik Nişantaşı’ndan. Tepki filan veremedik. Sindik. Kabullendik. Meslektaşlarımızın, arkadaşlarımızın haksız yere işinden olmasının şokundan mı? Bir şekilde çalışma yerine yabancılaşmış olmamızdan mı? Ortadoğuda kartların yeniden karılmış olmasından mı? Ülkece birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımızın olduğu günlerden geçmemizden mi? Bilemiyorum. Ne biz çalışanlar, ne eski mezunlar, ne eski çalışanlar, ne Nişantaşılılar… Kimse gıkını çıkarmadı. Kampüs aşağıda bulunan görseldeki gibi bir vardı, bir yok oldu.

marmara iletişim nişantaşımarmara iletişim nişantaşı
marmara iletişim

Radyo, Televizyon-Sinema öğrencileri taşınmadan hemen önce anabina duvarı üstüne aşağıdaki yazıları bıraktılar, sağ olsunlar. Ünsal hocanın “Yıkanmak istemeyen çocuklar olalım.” deyişini “Yıkılmak istemeyen okullar olalım.” deyişine dönüştürmüşler, üzerine de Frankfurt Okulu kondurmuşlar. Yıkılan Nişantaşındaki kampüs olsun. Nişantaşı Nişantaşılılara kalsın. Biz yıkılamayacak bir okul inşa edelim, Frankfurt Okulu gibi. Öğrenci dostlarım bunu mu kast etmişti? Bunu da bilemiyorum; ancak biliyorum ki deklanşöre basarken duyduğum ilk günkü heyecanı koruduğum gibi yıklamayacak bir okulu var edebileceğimize dair umudu da koruyorum.

marmara iletişim nişantaşı

Yorum bırakın